GENEL ASGARİ ÜCRETTEN YEREL ASGARİ ÜCRETE GEÇİLEBİLİR Mİ?
Son günlerde ülke çapında genel olarak uygulanan asgari ücret, Ankara Sanayi Odası’nın yerel asgari ücret konusunu gündeme taşımasıyla tartışılmaya başlandı. ASO’ya göre asgari ücretin Türkiye'de yeknesak uygulanması yanlış. Ülkenin gelişmiş bölgelerinde asgari ücret göreceli olarak geçim koşullarının gerisinde kalırken, az gelişmiş doğu ve güneydoğu illerinde yeterli düzeyin üstüne çıkabilmektedir! Örneğin 2003 yılında aylık kişi başına ortalama tüketimin İstanbul'da 319 YTL olmasına karşın Ağrı, Bitlis, Bingöl, Muş gibi illerimizde 80 YTL olduğu kaydediliyor. ASO, Türkiye'nin üç bölgeye ayrılarak farklı asgari ücret uygulanması durumunda iş gücü maliyetlerinin düşeceğini, yoksul bölgelerde özel sektör yatırımlarının artacağını, işsizlik ve gelir dağılımı bozukluğunun azalmasının ötesinde ekonomik güçsüzlüğün beslediği terörün uygun zemin bulmakta zorlanacağını ileri sürüyor. Bu yöntemin ABD, Japonya, Kanada gibi gelişmiş ülkelerin yanı sıra Çin, Meksika ve Hindistan'da uygulandığı, Almanya, Avusturya, Danimarka, İsveç ve İtalya'da asgari ücret uygulamasının olmadığını ifade ediyor.
Ankara Sanayi Odası yerel asgari ücret uygulamasının 3 ayrı bölgede uygulanmasını önermektedir. Örneğin; 1. Bölgede asgari ücretin on yıl 250 YTL olmasını, 3. ve 2. Bölgede asgari ücret aynen korunurken 2. Bölgede beş yıl boyunca vergi ve sigorta primlerinin yüzde 1'e indirilmesini, en gelişmiş 3. Bölgede de gene vergi ve sigorta primlerinin düşürülmesini öneriyor.
Yasal asgari ücret düzeyi ekonominin temel göstergelerinden biridir. Tüm ücretleri etkileme özelliği ile maliyetler, finansman, vergi, iç ve dış satışlar vs. üzerinde zincirleme etkileri dolayısıyla makroekonomik dengelerde önemli rolü vardır. Ayrıca, toplu iş sözleşmelerinden sigorta primlerine; idari para cezalarından yargı kararlarına kadar çok geniş bir uygulama yelpazesini etkilemektedir.
Bu bağlamda ifade etmek gerekirse, ülkemizde uygulanan genel asgari ücret sistemi uygulaması bir sosyal politika aracıdır. OECD ‘ye üye ülkelerde uygulanan asgari ücret sistemleri de farklılık arz etmektedir. Her ülke ekonomik ve sosyal yapısını dikkate alarak ücret rejimlerini belirlemektedirler. Her şeyden önce genel asgari ücret sisteminden yerel asgari ücret sistemine geçiş, ekonomik, sosyal ve yasal yapıda yeniden bir reorganizasyonu gerektirir. Zira, asgari ücret sisteminin değişimi başta anayasal ve yasal değişikliklerin yapılmasına bağlıdır. Ayrıca, sendikal örgütler yerel asgari ücret uygulamasına karşı çıkarak ülke genelinde yeknesak olarak belirlenen asgari ücret üzerinden toplu pazarlıklara oturmayı isterler. Zaten ülkemizde çalışanlar arasındaki ücret dengesizliği geçmişten günümüze kronikleşmiş bir durum sergilemektedir. Asgari ücretin gelişmiş yörelerde yüksek, az gelişmiş yörelerde düşük belirlenmesi örneğin, Ağrı İl Özel İdaresinde çalışan işçiler için 250 YTL, aynı işi yapan Edirne İl Özel İdaresinde çalışan işçiler için 300 YTL ücret tespiti “eşit işe eşit ücret” ilkesine aykırılık oluşturabilir. Öte yandan emek yoğun sanayii’nin uygulandığı tekstil sektöründe yerel bazda uygulama yapılabilir mi ? örneğin, Tekirdağ İli Çorlu ilçesinde tekstil sektöründe 350 YTL olan net asgari ücret Ardahan İlinde faaliyet gösteren bir tekstil fabrikasında 250 YTL olarak mı belirlenecektir ? bu konular tüm ayrıntıları ile sosyal taraflarca tartışılmalıdır.
Belki ilk etapta bu durumun, üretimdeki işçilik maliyetlerini düşüreceği için az gelişmiş yörelerimizdeki yatırımların hızlanmasına katkı sağlayacağı düşünülebilir. Ancak, bu uygulamanın kamuda çalışan ve özellikle sendikalı olan işçilere uygulanmasının sakıncalarını düşünmemiz gerekir. Çünkü, kamuda aynı büroda çalışan; statüsü memur olan, sözleşmeli memur olan, 657/4-b’ye (ne memur ne de işçi) göre çalışan ya da 4857 sayılı İş Kanunu’na tabi personel arasındaki varolan ücret dengesizliği, asgari ücretin yerel belirlenmesi ile yeni bir boyut kazanacaktır. Özellikle çalışanlar arasındaki ücret adaletsizliğini gidermek amacıyla üzerinde yıllarca çalışılan ve yakın bir zamanda Kanunlaşması beklenen Kamu Personeli Kanunu arafesinde, yerel asgari ücret uygulaması düşüncesi çalışma hayatında yeni açmazların doğmasına yol açabilir. Hatta düşük asgari ücret uygulaması yapılan illerden yüksek asgari ücret uygulaması yapılan illere istihdam kayması bile yaşanabilir.
Oysa, ülkemizdeki işsizlik ve gelir dağılımındaki bölgesel dengesizlik, asgari ücret sisteminin yerelleştirilmesinden ziyade az gelişmiş yörelerimizde uygulanan asgari ücretin, vergi dışı bırakılması, sigorta prim oranlarının en asgari seviyeye düşürülmesi ve dolayısıyla yatırımcılar üzerindeki işçilik maliyetleri azaltılarak giderilebilir. Malum, ücret yüksekliği yoksul bölgelere yatırımı engelleyen tek faktör değildir. Özel sektör, iş gücü maliyeti dışında vasıflı eleman çalıştırmak, alım gücü yüksek geniş pazarlara ulaşmak, düşük nakliye maliyeti, kolay ve yeterli enerji, nitelikli yönetici bulmak gibi pek çok etkeni yatırım planlamasında değerlendirmek zorundadır.
Ülkemizdeki yaygın olan kayıt dışılığın önlenmesi de yine asgari ücretin yerel olarak belirlenmesinden ziyade, örneğin 5 kişi‘den daha az işçi çalıştıran işyerlerinde uygulanan asgari ücretlerin vergi dışı bırakılmasıyla ve sigorta prim oranlarının en asgari seviyeye düşürülmesi yöntemi benimsenerek giderilebilir. Zaten ülkemizde kayıt dışılık % 53’ü bulmaktadır. Ülke genelinde değişik iş kollarında faaliyet gösteren işyerlerinin % 89’u 30 ve daha az işçi çalıştıran işyerlerinden oluşmakta ve bu işyerlerinde çalışan işçiler iş güvencesi kapsamı dışında kalmaktadır. Bu işyerlerinin sayısı da 427 bin civarındadır. Yani, asgari ücretin altında, sigortasız çalışan ve vergi ödemeyen kesimdir. Bu sorunu biz asgari ücreti azaltarak ya da artırarak değil asgari ücret içindeki işveren yükünü hafifleterek çözebiliriz. Bu dengesizlik giderilirse, çalışanın eline geçen net asgari ücret artacak aynı zamanda işverenin işçilik maliyeti de düşecektir. Dolayısıyla zor ekonomik koşullarda çalışan asgari ücretlinin gelirinde bir artış sağlanırken, üretim içindeki işçilik maliyetinden şikayetçi olan işverenin yükü hafifleyecektir.
Çünkü, bugünkü asgari ücret içersindeki vergi ve sigorta primlerinin işgücü maliyeti içindeki payı % 42.3’dür. Öte yandan, işverenlerin asgari ücretli için üstlendiği maliyetin % 59’u çalışanlara ödenen net ücretten, % 41’i ise Devlete ödenen prim ve vergilerden oluşuyor. Devlet, asgari ücret üzerinden halen toplam 243.62 YTL vergi ve sigorta primi alıyor.
Bu konu üzerinde durmak gerekir düşüncesindeyim. Örneğin uygulamaya baktığımızda, ülkemizde Türk-İş Araştırma Merkezinin Kasım başında yaptığı bir araştırmada açlık sınırı 530 YTL, gıda, giyim, sağlık, barınma ve eğitim başta olmak üzere zorunlu harcama kalıplarını kapsayan yoksulluk sınırının 1.650 YTL’ye ulaştığı belirtiliyor. Türkiye’de bugün asgari ücretin brütü 488 YTL, neti 350 YTL, asgari ücretin işverene maliyeti ise, 594 YTL dir. Ülkemizde SSK’ya kayıtlı toplam 6 milyon 181 bin sigortalının % 43.6’sına denk gelen 2 milyon 696 bin kişi asgari ücret üzerinden ücret almaktadır. Kayıt dışı çalışan 4-5 milyon işçinin büyük bir kısmının da ücret seviyesi asgari ücretle belirlenmektedir. Evet, çoğunluğun aldığı ücret asgari ücret ve bu ücret de yoksulluk sınırının çok altında kalmaktadır. Açlık sınırı kavramından, 4 kişilik bir ailenin sadece zorunlu mutfak masrafları anlaşılmalıdır. Yoksulluk sınırı ise, yine 4 kişilik bir ailenin kira, elektrik, su, telefon, yakacak, eğitim vs. hepsini kapsayan ücret sınırıdır.
Lütfi İNCİROĞLU
|